insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ocak 2015 Pazar

İNSANDAKİ CEVHERLER




Günümüzde, teknoloji oldukça gelişti. Yinede bizler, mesela 128GB`lık bir telefon görsek hayran kalıyoruz. "Vayy be telefona bak sanki uzay mekiği!" diyor insanlar. Peki biz bir insan yapımı olan telefonlara bakmaktan daha muhteşem olan şeyleri görebiliyor muyuz? Kendi hafızanızı düşündünüz mü hiç mesela? Sizce bizim hafızamız kaç GB`lıktır? Ortalama bir insanın 60 yıl yaşadığını ve hafızanın hayatımızdaki çoğu şeyi kaydettiğini düşünürsek, bir insan hafızası içine milyonlarca GB değerinde şey kaydedilebilir. Ne kadar da muhteşem değil mi! Düşündükçe insan gerçekten hayretler içinde kalıyor.
Birde kameralar var. Çok yüksek megapiksel değerine sahip olan kameralar var. Ancak hiç biri bir insan gözü kadar muhteşem bir görüntü sağlayamaz. Gözünüzün kaç megapiksel değerinde olduğunu hiç düşündünüz mü?
İnsanlar, yani bizler, etrafımızdaki birçok şeyi inceleriz ama kendimizdeki cevherlerin farkında olamayız. En güzel şekilde yaratılan gözlerimiz, kulaklarımız, burnumuz, dilimiz ve daha birçok organımız bize bu dünyada bir amacımız olduğunu hatırlatmalıdır. Bizi böylesine harika yaratmış olan Yüce Allah boşuna (haşa) yaratmış olamaz değil mi? Neden yaratıldığımızın farkında olup, görevlerimizi yerine getirmeliyiz. Küçücük bir hayvan olan arının bile bal yapmak gibi büyük bir vazifesi varsa, insanın vazifesinin olmaması çok saçma olmaz mı? Vazifelerimizi bilip yerine getirmemiz, kendimize yapacağımız en büyük iyiliklerden biri olur.
18 Ocak 2015 Pazar

EVRİM SAÇMALIĞI

Bugün bir kitapta evrimle ilgili birkaç bölüm okudum. Sizlerle de düşüncelerimi paylaşmak istedim. Açıkçası evrim denilen, ortaya sürülen bu teori gerçekten fazlasıyla saçma. Günümüzdeki bilimsel çalışmalar evrim teorisinin geçersizliğini ispatlamış durumda zaten. Ama şöyle bir düşününün. Geçersizliği ispatlanmamış olsa bile böyle bir şeye inanmak mümkün müdür? Evrime göre dünya, evren, insanlar ve diğer bütün canlılar tesadüfen oluşmuştur. Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Şuan etrafınızdaki herhangi bir nesneyi düşünün. Mesela bir bardak olsun. Siz bu bardak için kendi kendi oluşmuş diyebilir misiniz? Bir cam parçası tesadüfen bardak şeklini almış olabilir mi? Eğer siz bu bardağa kendi kendine oluşmuş derseniz en ahmak insandan daha ahmak olursunuz. İnsanlar size aptal der. Bunu siz de biliyorsunuz. Elbette bu bardağın bir yapanı vardır. Böylesine basit bir nesne bile kendi kendine oluşamıyorsa bütün bu koca evrenin tesadüfen oluşması mantıklı mıdır? Bu yıldızların, gezegenlerin, güneşin, dünyamızın oluşması tesadüf olamaz. Hadi (haşa) tesadüfen oluştu diyelim. Milyonlarca yıl, bu düzen bozulmadan nasıl durabilir? Herşeyi yaratan, bu düzeni sağlayan elbette bir Yaratıcı vardır.
Evrim teorisindeki saçma olan şeylerden biri de canlıların mutasyona uğrayarak farklı canlı türlerini oluşturmuş olmasıdır. Mutasyon demek, bir canlının genetik yapısının bozulmuş olması demektir. Yani bir canlının en sağlam hali mutasyonsuz halidir. Bu bilgi de evrim teorisini çürütür. Bir canlının mutasyona uğrayarak daha gelişmiş bir canlıya dönüşmesi imkansızdır. Sizce insan gibi muhteşem, düşünebilen, hayal edebilen, duyguları olan bir varlık bir hayvanın mutasyonu sonucu oluşmuş olabilir mi? Bizi mükemmel şekilde yaratan bir Yaratıcı vardır. Gördüğünüz gibi, evrim teorisinin dayanıksızlığı bizlere evreni yaratan muhteşem güç sahibi bir Yaratıcı`nın olduğunu gösteriyor. Allah, herşeyi mükemmel bir şekilde yaratmıştır.

Bu konu oldukça geniş bir konu. Benim yazabileceklerim bu kadar. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz kitaplardan ve internetten yararlanabilirsiniz. Doğru bir kaynak olmasına dikkat edin. Sonra görüşmek üzere, hoşçakalın.
12 Aralık 2014 Cuma

NO PAIN NO GAIN

“No pain, no gain.” diye bir söz vardır İngilizcede. Anlamı çile yoksa kazanç ta yoktur gibimsi bir şey. Açıkçası bunun çok doğru bir söz olduğunu hepimiz biliyoruz. Aslında bu sözün anlatmak istediği şeyi tek bir cümleyle özetleyebiliriz. “Başarı tepesine çiçekli yollardan gidilmez.”. Başarmak istiyorsak önümüze çıkacak olan engellerin riskini alarak yola çıkmalıyız. Ve ne olursa olsun engellerden yılmamalıyız. Çünkü aslında engeller bizi yıldırmak için değil, daha da hırslandırmak için vardır. En baştaki sözümüze dönelim şimdi. Bu sözün Türkçe karşılığı “Zahmet olmazsa rahmet olmaz.” Olurdu heralde. :D  Bu deyiş her insan geçerlidir bir bakıma. Yukarıda başarmak filan dedik ama, işte ne biliyim hayatta bir amacı olmayan, bir şeyi başarmaya çalışmayan insanlar bu sözün onların üzerinde etkisinin olmadığını sanmasın. Bir kere hayatta bir amacı olmayan insan olmamalıdır. Şu an düşünün. Ve eğer amacınız olmadığı kanısına varırsanız hemen kendinize bir amaç bulun. Çünkü amaçsız yaşayan insanların mutlu olduğu kimse tarafından görülmemiştir. Amacınızı buldunuz mu? Tamam, şimdi de bu amacı yerine getirmek için yapabileceklerinizi düşünün. Diyelim ki sınava gireceksiniz ve amacınız da bu sınavdan geçmek. Bu amacı gerçekleştirebilmenin birçok değişik yolu vardır değil mi? Öncelikle herkesin bildiği bir yöntem: çalışmak. Bundan başka kopya çekmek, çalışıyorum diye kendini inandırıp aslında çalışmamak, büyüklerin duasını istemek gibi değişik ve bazıları saçma olan yöntemler de olabilir. Dua isteyebilirsiniz evet ama bu sizin çalışmanıza gerek kalmadığını göstermez. Bu sınavdan geçmekte size en faydalı olacak olan çalışmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz. Belki kopya çekerek de yırtabilirsiniz. Ancak bu sadece bir kere olur. Sınavı geçmek için çalışarak biraz zahmet çekmelisiniz. Bir kere şansınız yaver gidebilir. Ama bu, her zaman böyle olacağını göstermez. Bir şeyler yapmak, bir şeyleri başarmak istiyorsanız siz de herkes gibi uğraşmalısınız. İnsanın amacı uğruna zahmet çekmesi kötü bir şey değil. Zor da değil. İnsan amaçları için bazı bedeller ödemeyi bilmeli. Çünkü başarı yolunda elleriniz cepte ilerleyemezsiniz.
6 Aralık 2014 Cumartesi

MUTLU İNSANLAR NEDEN MUTLU?

Mutlu olmak deyince aklınıza ne geliyor? Para, sevgi, arkadaşlık? Evet, hadi hepimiz itiraf edelim. Paranın mutluluk getirmeyeceğini bildiğimiz halde, daha çok şeye sahip olursak daha mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Daha fazla şeye sahip olduğumuzda bile, yine bir şeyler istiyoruz. Oysa çoğa sahip olan değil, sahip olduklarının kıymetini bilen zengindir. Önemli olan elindekilerle de mutlu olabilmendir. Ispanak yiyen de doyar, köfte yiyen de. Evet haklısınız burda köftenin bir ayrıcalığı var. Evet haklısınız köftenin tadı daha güzel. Ancak şöyle bir durum da var. Yiyorsunuz ve bitiyor. 2 dakikalık bir tat insana mutluluk veremez ki. Sonuçta yemeği yememizdeki amaç doymak. Neyse konuyu dağıtmayalım en iyisi :D
Yani demek istediğim mutlu olmak o kadar da zor olmamalı. İnsanlar mutluluğu parada pulda aramamalı. Hatta bence bu dünyada mutlu olmak için yeterince vaktimiz olmayabiliyor. Mutluluğumuzu sonsuz hayata saklamak daha mantıklı olmaz mı? Tabi orda mutlu olmak için de çalışmalıyız. Bu dünyada mutsuz mutsuz, somurtarak dolaşın demiyorum tabi ki. Bu dünyada da mutlu olmalıyız. Ve eğer mutlu olmak istiyorsak küçük şeylerle mutlu olabilmeyi öğrenmeliyiz. Başımıza gelen kötü olayları tekrar tekrar düşünüp üzülmektense, bu olaylardan ders almalıyız. Geçmişe takılı kalmamalıyız. Elimizdekilerle mutlu olmayı öğrenmeliyiz çünkü mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip olanlar değil, sahip olduklarını en iyi şekilde değerlendirebilenlerdir.
23 Kasım 2014 Pazar

İNSANIN VAZGEÇİLMEZİ: PAYLAŞMAK

Paylaşıldıkça çoğalır sevgiler, sevinçler, hayaller, bilgiler... Paylaşıldıkça azalır üzüntüler, kırgınlıklar, kızgınlıklar... İnsanın vazgeçilmezidir paylaşmak. Paylaşmayan insan yoktur, olmamalıdır da. Asosyal dediğimiz insanlar bile internette, sosyal paylaşım sitelerinde bir sürü şey paylaşırlar. Paylaşmak için sosyal olmaya gerek yoktur. Her insan paylaşır. İş yerinde çalışan bir iş adamı da, bir öğretmen de, bir doktor da, bir öğrenci de, bir ev hanımı da, küçük bir çocuk da, yaşlı bir teyze de, evsiz bir adam da... Hatta hayvanlarla da paylaşabiliriz değil mi? Siz hiç simidinizi bir martıyla paylaşmadınız mı? Elinizdeki ekmekten bir parça koparıp bir kediye vermediniz mi? Ya da evcil hayvanınız varsa, eminim onunla en az bir kere dertleşmişsinizdir. Onun sizi anlayamayacağını bilmenize rağmen onunla konuştunuz değil mi? Paylaşma eylemi sadece iki insanın arasında gerçekleşmek zorunda değildir. İnsan diğer varlıklarla da bir şeyler paylaşabilir. Aklınıza gelebilecek her çeşit insan, ne iş yaparsa yapsın, nerede yaşarsa yaşasın, nasıl biri olursa olsun, paylaşmaktan geri kalamaz. 
İnsan, paylaşmazsa zevk alamaz hayattan.Düşünün bir. Siz güzel bir haber aldığınızda bunu kendinize mi saklıyorsunuz, yoksa hemen sevdiklerinizle mi paylaşıyorsunuz? Evet, hemen paylaşıyorsunuz. Çünkü paylaşılmayan sevinçlerin bir anlamı kalmıyor. üzüntünüzü paylaştığınızda bir arkadaşınızla, ailenizle ya da herhangi biriyle, azalmıyor mu canınızın sıkkınlığı? Dertleşmek deriz ya. Ondan işte. Rahatlatır insanı bir yandan da. Paylaşınca azalır bütün yükler. İnsan, başına gelen onca olayı, olaylara bağlı olarak hissedilen duyguları,hayallerini, düşüncelerini tek başına kaldıramaz, paylaşmalıdır. Paylaşmalıdır ki yükü azalsın, hem kolayca yoluna devam edebilsin, hem de yanında arkadaşları bulunsun.
9 Kasım 2014 Pazar

İNSAN


İnsanı tanımlayabilir misiniz? Kolları, bacakları, gövdesi, ağzı, burnu gibi organlara sahip olan bir canlı mıdır insan sadece? Eğer sizin aklınıza bu geliyorsa, hayvanlara neden insan demiyoruz? Bence insanı tanımlamak çok zor. İnsan öyle bir varlık ki, koskoca bir dünyanın yapamadığını insan yapabiliyor: düşünebiliyor, hayal kurabiliyor, öğrenebiliyor... Yani bence insan, ruhuyla insan. Elbette insan vücudu mükemmel bir şekilde yaratılmış. Ama ruh, hepsini tamamlayan, insanı insan yapan şeydir. Ruh, bizim için oldukça önemlidir. Düşünürseniz, siz de anlayabilirsiniz. İşte bu yüzden günümüzde yapılan en büyük hataya düşmemeliyiz. Vücuduna bakım yapmaktan ruhuna bakmaya vakti kalmıyor insanların. Oysa bir insan için önemli olan ruh dememiş miydik? Vücut dediğimiz şey, bakım yapmakla güzel görünmüyor. Siz ne yaparsanız yapın bedeninizin elli yaşında kırışmasını önleyemezsiniz. Öldüğünüzde bedeninizi de yanınızda götürmesiniz. O zaman vücut yerine ruha bakım yapmak daha mantıklı değil midir?
Ruhun bakımı ancak imana kavuşmakla olur. İmanla buluşmamış bir ruh, ne yapılırsa yapılsın hep biraz sıkkındır. Bediüzzaman da demiş: "İman insanı insan eder belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır." Bu dünyadaki asıl görevimiz iyi bir meslek sahibi olup para kazanmak filan değil. Asıl görevimiz İMAN ve DUA. Asıl görevimiz ALLAH`IN RIZASINI KAZANMAK. Çünkü ancak böyle mutlu olabiliriz. Ruhumuz ancak böyle kurtuluşa erer.
2 Kasım 2014 Pazar

GERÇEK MUTLULUK

İnsanlar ne istediklerini bilmiyor. Ne istediklerini, nasıl istediklerini ve asıl neden istediklerini bilmiyorlar. Evet, çoğu isteğimizin bize göre bazı sebepleri var. Ancak bu sebeplerle sadece kendimizi kandırıyoruz. Bir araba, bir ev, bir iş, para, tonlarca kıyafet, arkadaş, eş... Bunları ne için istiyoruz hiç düşündünüz mü? Mutlu olmak için mi? 
Eğer gerçekten mutlu olmak istiyorsanız mutluluğu bu gibi şeylerde aramayın. Evet elinizde olmayan şeyler, siz hiç sahip olmadığınız için sizin gözünüzde bir hayli değerli. Ama bir araba sizi mutlu edemez. Para sizi mutlu edemez. Belki arkadaş yaşam sevincinizi arttırabilir. Fakat asıl mutluluk nedir biliyor musunuz? Tüm kalbinizle Allah'a teslim olmak. Bundan daha güzel ne olabilir ki? Bütün kainatın sahibine, Yaradan'a bağlanmak... İnsan düşününce anlayamıyor gerçekten. Diyorsunuz mesela "Ya kardeşim ne mutluluğu olacakmış" gibisinden. Ama öyle bir mutluluk oluyor ki. Hayatta gerçek bir amacınız oluyor. Sizin hayattaki asıl amacınız ne? Meslek sahibi olmak mı? Ortalama 60-70 senelik ömrünüzde meslek sahibi olmak için okuyacaksınız, iyi bir işiniz olacak, evleneceksiniz, yaşlanacaksınız ve sonra her insanın olduğu gibi siz de bir gün dünyadan silineceksiniz. Peki sonra ne olacak? Sonrası için hiç yatırım yaptınız mı? 60-70 senelik bir ömür için çok çalıştınız, çabaladınız. Peki ya sonsuz hayatınız için bir şey yaptınız mı? 
Günümüzdeki en büyük sorunlardan biri de insanların inandığı gibi yaşamıyor olması bence. Adam ben ahiret hayatına inanıyorum diyor, ama işi gücü eğlence. Sonsuz hayatı için kılını bile kıpırdatmıyor. Gerçekten inanmak mıdır bu? İnsanın içinde var aslında. İnsan bu çünkü, bir şeye inanmalı. Ve önemli olan doğru şeye inanmalı. İnandığı gibi de yaşamalı. Evet belki zor, belki şuan dünya daha çekici ve güzel. Ama emin olun bu dünyanın güzelliği sahte. Mutluğu yanlış yerlerde aramayın. Mutluluk size çok yakın. 
25 Ekim 2014 Cumartesi

ÖZGÜRLÜK

Özgürlük insanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Özgürlüğe sahip olmayan bir insan, hayatından zevk alamaz. Hatta bir nevi ölü gibidir. İstediği şeyleri yapamadığından yaşamak bile ona zevk vermez. Bunu sömürge ülkelerdeki insanlardan anlayabiliriz. Zorla çalıştırılırlar, zorla istemedikleri şeyleri yapmak zorunda kalırlar. Özgür olmak, her yönden özgür olmak demektir. İnsan yapmak istediği şeylere kendi karar verebilmeli, istediği şeyi özgürce düşünebilmeli, hayal edebilmelidir. Tabi bu paragraftan insanın sonsuz derecede özgür olması gerektiği gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. Ancak "İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasıdır.". Her insanın özgürlük anlayışı farklıdır aslında. Biri istediği her şeyi yapmak ister, bazıları yapabildiklerinin yeterli olduğunu söyler. Fakat bildiğiniz üzere her insanın özgürlüğü diğer insanın özgürlüğünün başladığı yerde biter. İnsanı kısıtlayan kurallar olması insan hayatını kötü etkiliyormuş gibi görünürken, aslında bu kuralların bizim için, toplum için faydaları vardır. Bugünkü okullarda, iş yerlerinde olduğu gibi kuralların olması gereklidir ve insanların bunlara uymalarına önem verilmelidir. Toplumsal açıdan da düşünürsek bizim milletimize özgü bazı görgü kuralları vardır. Bu kurallara uymak insanlarımız için önemlidir. Siz de bilirsiniz. Yaşlı bir dede veya nine görgüsüzce bir hareket, davranış görse hemen yadırgar, yakınır. 
Konuyu çok ta dağıtmamak gerek şimdi. :D Demek istediğim, özgür olmak her insanın isteyeceği bir şeydir. Ancak emin olun, dünyada herkes istediği her şeyi yapabilecek bir derecede özgür olsaydı burada yaşanmazdı.
10 Ekim 2014 Cuma

UMUDUNUZU KAYBETMEYİN


Her zaman umut vardır. Asla ve asla "Hiç umut yok." demeyin. Çünkü siz gelecekte ne olacağını bilemezsiniz. Evet hiçbir insanın ileride ne olacağını bilebilme gibi bir kabiliyeti yok. Bu yüzden umudumuzu kaybettiğimiz, üzüldüğümüz, pes ettiğimiz, "Kesin kaybettim!" dediğimiz zamanlar, sadece kendi kafamızdan uydurduğumuz düşünceler ve tahminlerden ibarettir. Başarmak kolay bir şey değildir. Ancak siz umudunuzu kaybetmediğiniz sürece başarma şansınız hala var demektir.Umudunuzu kaybederseniz, elinizi her şeyden çekmiş olursunuz ve artık bir umudunuz, amacınız kalmadığından ne yapsanız boşa gider. Umudunuz kalmadığından, her şeyi isteksiz yaparsınız zaten. İsteksiz olduktan sonra da, yaptığınız işten verim elde etmek çok ta mantıklı değildir. Evet, umudunuzu kaybetmek başarı yolunda sizi büyük hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya bırakabilir. Ancak umut sadece başarıyla alakalı da değil. Beklediğiniz bir haber olabilir mesela. O haberin iyi ya da kötü olacağı belli değildir ve siz meraktan delirirsiniz. Çevrenizdeki insanlar sizin kötü düşünmenize sebep olabilir. Oysa ki sizin için yararlı olacak bir şey varsa o da olumlu düşünmek ve umudu kaybetmemek olur. Olumlu düşünürseniz olumlu sonuçlar alırsınız. Ki bunu yapmak o kadar da zor değil. Aklınıza elbette kötü düşünceler gelebilir ancak işin önemi de buradadır. Kötü düşünceleri umursamayıp olumlu düşünmek, hep umutla bakmak. Hiç bir zaman umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle...
28 Eylül 2014 Pazar

KİMİM BEN?

Kendini sevmeli insan. "Kendini" diyorum bakın. İnsanın kendini sevmesi için kim olduğunu bilmesi gerekir önce. Siz kendinizi biliyor musunuz? Nasıl biri olduğunuzu, kim olduğunuzu? Kendini bilmek bana hem çok zor hem de çok kolay gibi görünen bir şey. "İnsanın kendini tanıması ne kadar zor olabilir ki?" diyebilirsiniz. O kadar da kolay değil. İnsanın kendini bilmesini kolaylaştıracak en önemli şey insanın "kendi" olmasıdır. Yani insan içindekileri dışına yansıtabiliyorsa bu çok iyi bir şeydir. Olduğunuz gibi görünmek hiç bir zaman sizi korkutmasın. Diğer insanların düşünecekleri, söyleyecekleri şeyler sizi ilgilendirmez. Çünkü onlar "diğer" insanlar. Siz kendiniz için yaşıyorsunuz. Onlar için değil! İnsanların sizi farklı görmesi, hakkınızdaki kötü düşünceleri sizi öyle biri yapmaz. Siz kendinizi biliyorsanız, başka bir önemi yok. Dediğim gibi, kendiniz için yaşayın. Diğer insanlar için kendinizi değiştirmeye çalışmayın. Çünkü olduğunuz halinizi değiştirerek insanlara görünmeniz, hem kendinizi hem de insanları kandırmak olur. Kim kendini kandırmak ister ki? Kendinizi tanıyın, ve kendinizi olduğunuz halinizle sevin. Başkaları için yanlış olduğunu bildiğiniz ama insanların güzel gördüğü şeyleri yapmayın.

İnsanın kendini tanıması konusu çok geniş çaplı bir konu aslında. Yunus Emre `nin bir sözü vardır bilirsiniz: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir...". İnsanın kendini bilmesi ilimdir demek ki. Bir yönden de insanın kendini bilmesi, tanıması demek bu dünyadaki amacını bilmesi demektir. Yaratılış gayesi nedir insanın mesela? İnsanlar başıboş bir şekilde eğlenmek, yiyip içmek için mi yaratılmış? Elbette hayır. Kainatta her şeyin olduğu gibi insanın da görevleri vardır. Bu kadar nimet şükürsüz bırakılmamalıdır. Görevlerinin bilincinde olup, asıl hayatı için hazırlık yapmalıdır insan. Kendini tanımak oldukça önemlidir bu noktada. Kendini tanıyan insan, yaratıcısını da tanır. Bir fabrika gibi çalışan vücudumuza bakın. Bizim hiç bir şeyden haberimiz yokken içimizdeki organlar deli gibi çalışıyor. Hatta şöyle demeliyim: çalıştırılıyor. Biz kendimiz çalıştırmıyoruz, akılsız bir organın da kendi kendine çalışacak hali yok. Öyleyse elbette bütün bunları kontrol eden, çalıştıran biri var. Kulağımız, burnumuz, dilimiz... Hepsi etten. Ama hepsinin görevleri farklı. Burnumuza "Haydi, kokuları almak senin görevin." diyen biz miydik? Evet dostlarım, konu uzadıkça uzuyor, sonsuza uzanıyor. Kendimizi tanımamız gerek. Olduğumuz halimizi sevmemiz ve diğer insanların görüşlerini umursamamız gerek. Sonsuz bir hayatımızın olduğunu ve buna hazırlık yapmamız gerektiğini unutmamamız gerek. Kendimizi unutmamamız gerek. Çünkü kendimizi unutursak Rabbimizi de unuturuz, gaflet içinde kalırız. 
20 Eylül 2014 Cumartesi

HAYATINIZIN KAPTANI SİZ OLUN


                                      
İnsanlar sürekli çevrelerinde yeni şeyler görürler. Bazen de bunlara sahip olmak isterler. Kendilerinde olmayan şeyleri kıskanırlar. Tabi bunu genel olarak söylüyorum. Oysa insan kendisi için yaşamalıdır sadece. Diğer insanların ne yaptığı, ne giydiği, nasıl davrandığı ilgilendirmemelidir insanı. Diyorum ya işte, kendisi karar vermelidir insan bütün bunlara. Ne yediğine, ne içtiğine, nasıl giyinmesi gerektiğine, davranışlarına... Başkalarından kopya çekmemeliyiz. Kendi hayatımıza kendimiz yön vermeliyiz. Düşünün mesela. Gemide sadece bir kaptan vardır ve gemiyi yöneten odur. Eğer kaptan bir hata yapsa gemi batar yada batabilir. Siz de hayatınızda büyük hatalar yapmamak için, yanlışlara düşmemek için kendi hayatınızı kendiniz yönetmelisiniz. Hayatınıza yön veren kişi başkaları değil siz olun. Kendi hayatınızı kendiniz yaşayın. İnsanların sizi yargılamasından korkmayın. Hatta kendinizle gurur duyun, kendi hayatınıza sahip olabildiğiniz için. Bu yazıyı okuyan ve ailesiyle yaşayan arkadaşlar kendi hayatını kendi yönetme tarzını yanlış anlayıp özgürlük arayışlarına girebilirler ki bu arkadaşların konuyu yanlış anladıklarını itiraf etmek zorundayım. Herkes kendi hayatına kendi yön vermelidir. Ne konuda olursa olsun. Tabii ki başkalarından yardım alabilirsiniz ancak ipleri onların ellerine veremezsiniz. Kendi hayatını kendin yaşamak demek, her şeye kendinin karar vermesi gerektiği demek değil, sadece kaptanlıktan çıkmadan, tayflarından yardım almaktır. Benden bugün bu kadar. Hoşça kalın...
11 Eylül 2014 Perşembe

EYVAH UNUTTUM!

Unutkanlık, insanlarda çokça karşılaştığımız bir durumdur, hatta sorun da diyebiliriz. Buna sebep olan genellikle stres ve zihinsel yorgunluk gibi şeylerdir. Gündelik yaşamda birçok şeyi unuturuz. Eşyaları koyduğumuz yeri, söz verdiğimiz ve yapacak olduğumuz işleri, alışverişe çıktığımızda alacağımız şeyleri... Bu gibi şeyler, yaptığımız işlerde verimin düşmesine neden olabilir. Geçenlerde bir dergide görmüştüm. Phillip Holt diye bir adam -ki aslında adam demek doğru olmaz sanırım, ünlü beyin dilini programlama uzmanıymış kendisi- beynin bir şeyi 3 kere öğrenmesi gerektiğini söylemiş. Yani eğer bu şey 3 kez tekrar edilirse hatırlanırmış. Phillip Holt ayrıca etkili hafıza kullanımı için nesnelerin hayal edilip onu resme dönüştürmenin gerektiğini söylemiş. Bu, görsel hafızaya sahip olanlar için pek te zor bir şey olmasa gerek. Her neyse. Bu arada rahatlama tekniklerini bilmek stresi azaltıp öğrenme ve hatırlamayı kolaylaştırıyormuş. Phillip Holt, her bireyin beyin kapasitesinin aynı olduğunu, farklılığın beyni kullanma şeklinden kaynaklandığını belirtmiş. Bundan başka olarak, unutkanlığı önleyen bazı besinler varmış. Genellikle orman meyveleri ve omega3 içeren besinlermiş bunlar. Örneğin balık gibi. Neyse dostlarım, benden bu kadar. Gerisini sizin araştırmalarınıza bırakarak hoşça kalın diyorum.
10 Eylül 2014 Çarşamba

HER İNSAN FARKLI BİRER DÜNYA

Her insanın farklı bir dünya olduğunu fark ettiniz mi hiç? Yaşadıkları olaylarla, duygularıyla, hayalleriyle, hüzünleriyle, sevinçleriyle, anılarıyla ve sayamayacağımız daha birçok şeyle birbirlerinden farklıdır insanlar. Fiziksel özelliklere bakın mesela; milyonlarca farklı yüz! Oysa hepsinde aynı organlar var, organların yerleri de aynı. Her insanın burnu gözleri ve ağzı arasında, her insanın kulakları başının iki yanında... Allah'ın sonsuz ilmine hayret etmek bile az kalıyor. İnsanlardaki farklılıklar sadece fiziksel değil elbette. Fiziksellikten daha da önemli olan manevi dünyalarımız var. Tam anlamıyla uçsuz bucaksız bir dünya. Her insanın kendine ait hayalleri, olaylara farklı bakış açısı, aklını kullanma yöntemi, duyguları, hisleri ve daha aklıma gelmeyen birçok şeyi var. Bu öylesine farklı bir şey ki... Yani, baksanıza yüce Rabbimizin ilmine! Her insan farklı birer dünya. Her insanın değişik hayalleri, duyguları... Aslına bakarsanız şuan bunları kelimelerle anlatamıyorum. Siz de düşünürseniz anlayacaksınız, "Her insan farklı birer dünya." cümlesini. Yani o kadar geniş bir çaplı cümle ki, anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyor. Neyse dostlarım, lafı uzatmanın gereği yok. Konu geniş olmasına geniş ancak benim yazabileceklerim bu kadar. Görüşmek üzere...
9 Eylül 2014 Salı

BAŞKASININ GÜNAHINA AĞLAYAN ADAM'I DUYDUNUZ MU?

Uyanalım diye uyanık olan, ebediyen gülelim diye ağlayan adamı tanıyor musunuz? Kendi günahına ağlayamayanların günahına bile ağlayan adamı biliyor musunuz?

Bediüzzaman Said Nursi hayatı boyunca insanları iman yoluna çağıran, en kötü insanlara bile merhametle bakabilen, hayatının çoğu yaşadığı dönemde İslam'ı çökertmeye çalışanlar yüzünden hapislerde geçen, günümüzde okunan Risale-i Nur'ların müellifi olan bir insandır. Evet, o da bizim gibi insandı. Ancak onda öyle cevherler vardı ki... Düşünsenize; "Bu milletin imanını selamette görürsem cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım." diyebiliyor!
Öyle biri ki; paradan, makamdan, şanda, şöhretten hep kaçtı. Hediyeleri bile kabul etmezdi. Dünyavi maksatlar için yanına gelenleri kabul etmedi.
Talebeleri vardı. İşçi, ayakkabıcı, bakkal, berber, memur... Hatta katil ve hırsızlar! Çünkü onda öyle bir şefkat vardı ki, onun olduğu bir hapishane adeta bir medrese haline geliyordu. En sevgisiz, en taş kalpli adamlar bile onun şefkatiyle yumuşuyor, iman ediyorlardı. Ayrıca sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da çok şefkatliydi.
Eserlerini yazarken çok zorlandı. Onu engellemeye çalışanlar oldu.Hapisteyken zehirlenmeye ve öldürülmeye çalışıldı. Ama o, Allah'ın da yardımıyla ısrarla iman davasını devam ettirdi, eserlerini yazdı. İmkan kısıtlılığından dolayı kibrit kutularına yazması gerekti, yine yazdı. Çünkü insanları kurtarmalıydı, kurtarmak istiyordu.
İman öyle bir şey ki arkadaşlar, onun da deyişiyle: "İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir." İşte bu yüzden, böylesine önemli bir dava için: "Bir Said değil, bin Said feda olsun!" dedi. 
Dünya şeylerine hiç önem vermezdi. Çok az yerdi. Düşünün bir, biz bir günde bile çeşit çeşit yemekler yerken bir ekmek ona bir hafta yetiyordu. Bir elbisesini yıllarca giyerdi.
İnsanlar onun eserlerini okuyup yola geliyorlar. O, eserlerindeki bu muhteşem tesirin kendinden kaynaklanmadığını söyler, Kur'an ve ihlasa bağlardı.
Kelimeler bu büyük Üstad'ı anlatmaya yetmiyor arkadaşlar. Onu anlatmak için değil bir sayfa, cilt cilt kitaplar lazımdır. Ancak ben burda son noktayı koyuyorum. Hoşça kalın!
8 Eylül 2014 Pazartesi

BİRİ ÖN YARGI MI DEDİ?

Zamanla tanırız insanları. Zaman her şeyin ilacıdır derler ya. Hah aynen öyle işte. Zaman geçtikçe her şey yerli yerine oturur. İlk gördüğümüz, sadece adını bildiğimiz insanların nasıl biri olduklarını bilemeyiz. Neleri sevdiğini, nasıl yaşadığını, amacının ne olduğunu. Onlar hakkında düşündüklerimiz ön yargı olur, bazen iyi bazen kötü. Oysa bir düşünsenize, hiç tanımadığımız insanların dış görünüşüne bakarak onları yargılamak nasıl da kötü bir şey! Bu yüzden “ön yargı” gerçekten çok yanlış bir davranış.  Bir söz görmüştüm: “Hepimiz önyargıyı kötüleriz, ama hala önyargılıyız.” diye. Maalesef bizim durumumuzu çok iyi anlatıyor. Yanlış bir davranış olduğunu çoğumuz biliyoruz ancak birçok kez istemeden ya da isteyerek ön yargılı davranabiliyoruz. Bunun kendimize yapılmasını istemeyiz değil mi? O halde kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkalarına da yapmamalıyız. Bunu herkes bilir. Asıl zor olan uygulamaktır. Ayrıca söylemekte fayda var: bilip de uygulamadığımız bilgiler ileride bizim başımızı yakabilir, canımızı acıtabilir.

Son olarak herkesin sadece kendi olması gerektiğini ve bir başkasının kötü yönlerini eleştireceğine kendine bakıp ön eleştiri yapması gerektiğini söylüyorum. Biliyorum, bunu yapmak gerçekten çok zor. Enistein’in bir sözü vardı: “Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.”. Fakat ne kadar zor olursa olsun bunu başarmak için çabalamalıyız. “Her şeyde de çabalamak gerekiyor yahu!” diyeceksiniz, eee napalım bedava peynir sadece fare kapanında!
6 Eylül 2014 Cumartesi

ÇIRPINIŞ

Zaman durmadan akıyor. İnsanlar zaman geçtikçe çırpınıyor. Bazıları hayatlarını geliştirirken, bazıları hepten batağa düşüyor. Bazıları ise hiçbir ilerleme kaydetmeden olduğu yerde duruyor. Bütün bu çabalar ne için? Tüm bu koşuşturmalar bir gün yok olacak olan dünya için mi? Evet, ne yazık ki çoğumuz dünya için çırpınıyoruz. Çırpınmamız, çabalamamız gereken çok ama çok daha önemli şeyler varken, "üç günlük" bile diyemeyeceğimiz hayatın peşinden koşmamız da neyin nesi? Üç günlük bile diyemiyoruz hayatımıza çünkü bir dakika sonra bile yaşayacağımızın garantisi yok. E madem garantimiz yok, neden bu kadar çok dünyanın peşindeyiz? Sen, ben, o, biz... Herkes! Sonsuz bir hayat varken, ne zaman biteceği belli olmayan bir hayata yatırım yapılıyor. Ancak bu dünyaya yapılan yatırımların hepsi bu dünyada kalıyor. Bakın koskoca padişahlara, devlet adamlarına, varlıklılara... Yanlarında tek bir şey götürebilmişler mi? Kanuni Sultan Süleyman bile bir elinin tabutunun dışında bırakılmasını istemiş; insanlar koskoca padişahın bile elinin boş gittiğini görsünler diye! Madem bunları biliyoruz, uygulamalıyız da. Hayatımız sadece bu dünyadan ibaret değil. Bizim asıl hayatımız daha başlamadı. Toprağın altında çiçek açmayı bekleyen bir tohum gibiyiz. Az da olsa, asıl hayatımız için yatırım yapmalıyız. Az da olsa diyorum, çünkü "az", hiç yoktan iyidir.

5 Eylül 2014 Cuma

HAREKETE GEÇ!

Sürekli bir şeyler hayal eden, edebilen insanlar, insanlarımız; bazen hayal ettikleri şeylerin peşinden koşmazlar. Hatta bazen bu hayal ettikleri şeyleri arkadaşlarıyla, aileleriyle paylaşırlar ancak sadece “Şöyle böyle yapmayı düşünüyorum.” gibisinden cümlelerle. Eğer bir şey yapmayı düşünüyorsanız neden yapmayasınız ki? Aklınızda olan şeyi hayata geçirmeye çalıştığınızda kaybedecek neyiniz var? – tabi ki bu cümleler çılgın hayallere sahip insanlar için geçerli değil, dağdan motorla atlamak gibi bir hayal mesela- 
Örneğin bir kitap yazmak istiyorsanız, yazar olmayı hayal ediyorsanız en azından bunu yapmaya çalışmalısınız. Önceden hiç kitap yazmayı denemediyseniz yazıp yazamayacağınız bilemezsiniz ki! Deneyin ve görün. Şu sözde de dendiği gibi "Eğer yapmak istediğini ya da olmasını umduğunu düşünmeye devam edersen, onu yapmazsın ve gerçekleşmez." (Joe Dimaggio) Sadece düşünmek yetmiyor yani. İçinizde “Bunu sakın deneme! 
Tamamen zaman kaybı, sen asla böyle bir şey yapamazsın!” diye zırvalayan bir ses varsa, işte tam da o ses belki de sizin harekete geçmenizi engelleyen şey.O sesin bir engel olduğu kesin, ama siz bu engeli aşabilecek güçte olduğunuza inanın ve o sese kanmadan yolunuza devam edin.  Ya da bunu paylaştığınız bir arkadaşınız, tanıdığınız "Bunu yapamazsın." diyorsa ona aldırmayın. Kendi adıma konuşuyorum, sonuçta gün içinde yaptığımız birçok boş iş var. Zaten günün yirmi dört saatini tamı tamına dolu dolu geçirebilecek insan çok azdır. Her neyse, benim dediğim şudur ki; hayallerinizi, yapmak istediğiniz şeyleri gerçekleştirmekten korkmayın. Ancak onları gerçekleştiremezseniz bile hayal kırıklığına uğramak yerine, bir şeyleri gerçekleştirmeye çalıştığınız için kendinizle gurur duyun. Çünkü "Her zaman savaşlarınızı kazanamazsınız, ama savaştığınızı bilmek yine de iyidir."(Marjorie Holmes)
Olay bu, HAREKETE GEÇ!

Bu arada sakın unutmayın: "Binlerce kilometrelik bir yolculuk ilk adımın atılmasıyla başlar" (Lao Tzu)

4 Eylül 2014 Perşembe

HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇER Mİ?

Huylu huyundan vazgeçmez bence sevgili okuyucularım. Yani insan yedisinde neyse yetmişinde de odur demek istiyorum. Ancak şöyle de bir şey var ki bizim huy diye adlandırdığımız bazı davranışlar aslında huy değil. Ancak biz onları huy diye bildiğimiz için, pat diye o davranış değişince “Aaa kız huyu değişti bunun!”, “Hayretler içindeyim, yok artık! Bide huylu huyundan vazgeçmez derlerdi!” gibi diyaloglar ortaya çıkıyor. Mesela eskiden kitap okumayan bir insanın şimdiki hayatında kitap okuması “huyunun değişmesinden” değildir. Adam davranışını değiştirmenin onun için daha iyi olacağına karar vermiş, davranışını değiştirmek için çabalamış, çalışmış ve amacına ulaşmış. Bu olayın özeti budur yani. Az kitap okumak, çok fazla televizyon izlemek, sürekli bilgisayar oyunu oynamak huy değildir ve tabi ki bunları biliyorsunuz.
Yazının tam burasında bakış açımı biraz değiştirerek huyun zor da olsa değişebileceğini söylemek istiyorum. İçe dönüklülüğü ele alalım mesela. Bu bir huydur diyebiliriz. Küçüklüğünden beri içe dönük olan bir insan, hayatında onu etkileyen bir olay yaşadığında ve ya bu huyunu gerçekten değiştirmeye çalıştığında gerçekten de değiştiğine şahit olabiliriz. Bazı örnekler de duydum. Adam önceden utangaç olduğu halde şimdi seminerler verdiğini söylüyor. Utangaç biri onca insanın karşısında konuşmak için biraz çabalamış olsa gerek değil mi?

Son olarak insanın zor da olsa gerçekten isterse ve çabalarsa huyundan vazgeçebileceğini savunuyorum. En başta ki cümle ile ters oldu galiba, evet. Ama son kararım budur. Ancak şöyle ki “Can çıkar, huy çıkmaz.” diye bir söz de var. Burdan da huyun değişmesinin gerçekten zor olduğunu herkes anlayabilir sanırım. Neyse, sonraki yazımda buluşmak üzere hoşça kalın!
25 Ağustos 2014 Pazartesi

MANEVİ MUTLULUK

Evet, önceki konuda da söylediğim gibi mutluluk sadece maddiyattan ibaret değil can dostlarım. Mutluluk deyince her insanın aklına farklı şeyler gelir. Mesela bir iş adamı için anlaşmak istediği şirketle anlaşabilmesidir mutluluk. Bir çocuk için dondurma yemek, anlatılmaz bir mutluluktur belki de onun için. Ailesiyle sohbet etmek, bir babayı mutlu edebilir. Sokakta gördüğü kediyi okşarken gülümser bir genç. Yaşlı biri elinin öpülmesinden mutluluk duyar. Bunlar o kadar fazladır ki, neredeyse her insanın mutluluk anlayışı farklıdır bence. Bundan başka bir şey daha söylemek istiyorum. Etrafımızda görüyoruz bazen. Adamın dünya kadar parası var, ailesiyle iyi geçiniyor, sağlığı yerinde. Ama yüzünün güldüğü görülmemiş. İşte tam da bu noktada , bence en iyi mutluluk Allah`ın huzurunda bulunmaktır. Bu öyle bir mutluluktur ki siz farketmezsiniz ancak ruhunuz içten içe havalara uçar. Bu en iyi mutluluktur çünkü biz sadece bedenimizle değil, ruhumuzla da bir insansız değil mi? Kendimizi mutlu edelim derken ruhumuzu neden atlıyoruz? Zengin insanların bazıları belki de bu yüzden mutsuzdur ha?

23 Ağustos 2014 Cumartesi

İNSANIN MUHTEŞEMLİĞİ


İnsan deyince aklınıza ne geliyor? Sosyal bir varlık? Akıllı bir canlı? Benim aklıma kusursuz, muhteşem bir şekilde yaratılmış muhteşem bir varlık geliyor. Değil mi ama! Yüce Allah insanı cidden muhteşem bir şekilde yaratmış. Tıpkı bir fabrika misali... Biz ister gezelim ister uyuyalım, içimizdeki faaliyetler hiç bir zaman durmuyor. Akciğerlerimizin, kalbimizin, midemizin ve diğer bütün organlarımızın çalışması, hücrelerimizin hiç durmadan işçi gibi çalışması... Sadece vücudumuz bile çok büyük bir nimet bence. Düşünsenize, bir gözümüzün megapikselini, dünyadaki bütün kameralardan kaç kat yüksek! Dilimize bakın, bir et parçası nasıl tatları algılayabilir? Ve birde beyin gibi bir yönetici var. Aklımıza hiç girmiyorum bile. Vücudumuzdaki şeyleri sayamayız zaten. Ayrıca biliyorsunuzdur ki insan sadece bedenden ibaret değil. Ruhumuz, duygularımız, aklımız... Kısacası insan, maddi ve manevî değerleriyle bir muhteşemlik abidesidir. Ve insan, bu muhteşemliğine uyacak şekilde davranmalı, sahip olduğu şeyleri kötüye kullanmamalıdır. Çünkü kendinde bulunan uzuvlar dünyadan bile daha değerlidir. Bu yazımı da burada bitiriyorum. Sonra görüşmek üzere muhteşem insanlar! :D