14 Eylül 2014 Pazar

DÜŞÜNCENİN GÜCÜ

Bir işe ya da yapmak istediğimiz bir şeye başlarkenki düşüncemiz çok önemlidir. Ciddiyim, sandığınızdan çok daha önemli bir şey bu. Öncelikle bunu yapabileceğinize inanmalısınız. “Tamam, bir deneyeceğim ama bu işin olacağını sanmıyorum.” gibi düşüncelerle bu işe başlarsanız, sonuç sadece başarısızlık olur. Bu gibi olumsuz endişeleri düşünmek yerine, zafere ulaştığınızı düşünürseniz başarıya ulaşmanız kolaylaşır. Bir kitapta okumuştum. “Zekânızı yönlendiren düşünce, zekâ gücünüzün miktarından daha önemlidir.” Yani anlayacağınız “pozitif düşünmek” en iyisi. Pozitif düşünün ki, pozitif enerjiler etrafınızı sarsın. Belki bu ilk başta size önemsiz gelebilir ancak negatif veya pozitif düşünceler, gerçekten hayatımızı etkiliyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın ve başarı yolunda buna dikkat edin. Yukarıdaki sözde de dediği gibi zekâ gücünüzden daha önemli olan şey zekânızı yönlendiren düşüncedir. Yapacağınız işten “Ben yapamam, zeki biri değilim.” diyerek vazgeçmeyin sakın. Zaferi hayal edin. Başarıya ulaştığınızı düşünün. Böylece yaptığınız işler size daha kolay gelecek, önünüze çıkan engelleri daha kolay bir şekilde atlatabileceksiniz. Sonunda ise başarının sizi beklediğini göreceksiniz.
13 Eylül 2014 Cumartesi

ACELE GİDEN ECELE GİDER

“Aceleyle iş yapan, kendi kendinin düşmanıdır.” der bir İtalyan sözü. Başarıyı yakalamak için acele etmek doğru değilmiş demek ki. Ya da bir işi yaparken acele etmek. Hayatımızda da çok karşılaşırız zaten. “Acele işe şeytan karışır.” derler ya hep. Yetişmemiz gereken bir yer varken, evden çıkacağımız zaman aceleyle bir bardak su içmek isteriz ve dolaptan çıkardığımız bardak düşüp kırılıverir. Veya evden sağ salim çıkarız ancak bu sefer de bir şey unutmuş oluruz. Hatta bazen aceleden gözümüzün üzerindeki gözlüğü, elimizdeki telefonu fark etmeyiz ve delice etrafta onları arar dururuz. Böyle örnekler oldukça fazla. Tabii evden her aceleyle çıkışımızda başımıza bir şey gelecek demiyorum. Neyse. Acele etmek yada etmemek bazen bizim elimizde olmaz aslında. Yapacağımız bir işin son anda aklımıza gelmesi gibi. İşte, acele etmek zorunda kalmamak için bir planımızın olması çok önemli. Planımız yoksa, gün içinde neyi yaptığımızı, neyi yapmadığımızı bilemeyiz. Tabi bir planımız olsa bile bazen unutabiliyoruz yapacağımız şeyleri. E insanlık hali canım. Unutabiliriz tabii. Ama biz yinede kendi kendimizin düşmanı olmamak için aceleyle iş yapmaktan kaçınalım.
12 Eylül 2014 Cuma

KOŞUN, TA Kİ HEDEFE ULAŞANA KADAR

Yeniden başladık koşmaya. Koşuyoruz, koşuyoruz, koşuyoruz… Önümüzde dümdüz bir yol var. Ama, o da ne? Ayağımız takıldı bir taşa. Sendeledik, ama düşmedik. Hızlanıp koşmaya devam ettik. Şimdi yolun göründüğü kadar düz ve engebesiz olmadığını biliyoruz. Derken yine ayağımız takılıyor, bu sefer daha büyük bir taşa. Düşmemek için yalpalıyoruz ancak bir işe yaramıyor maalesef. Her tarafımız toz toprak içinde kaldı şimdi. Yılmıyoruz yine de. Ayağa kalkıp koşmaya başlıyoruz yeniden. Hızlanıyoruz gittikçe. Bu sefer de ayakkabılarımızın bağcıkları bela oluyor başımıza. Ayaklarımız birbirine giriyor. Ne ara çözüldüklerini hatırlamıyoruz bile. Hızlıca bağcık işini halledip yola koyuluyoruz tekrardan. Hedefe çok yaklaştık. Yüzümüzde bir tebessüm oluşmaya başlamışken önümüze bir dere çıkıyor, çok geniş bir dere. “Buraya kadarmış.” demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Dizlerimizin üstüne çökerek umutsuzca bakınıyoruz. Ama birden, içimizdeki “Başaramazsın, artık pes et.” seslerinin arasından ufacık bir fısıltı duyuyoruz: “Yola devam et, her zaman bir umut vardır.” O fısıltı içimizdeki kediyi bir aslana çeviriveriyor adeta. Ayağa fırlayıp dere boyunca koşmaya başlıyoruz. Baya bir yol koştuktan sonra yoruluyoruz. Yine tam içimizdeki “Yapamazsın!” sesi bizi ele geçirecekken bir köprü görüş alanımıza giriyor. Öyle mutlu oluyoruz ki, delice bağırmaya başlıyoruz. Köprüden geçip koşmaya devam ediyoruz. Ta ki hedefe ulaşana kadar.

 Bazen, hatta çoğu zaman bir şey yapmaya çalıştığımızda hayat önümüze birçok engel çıkarır. Yukarıdaki yazıda taşların olduğu gibi. Bazen kendi hatalarımız yüzünden tökezleriz. Bağcıkların çözülmesi gibi. (Ki onları gerçekten sağlam bir şekilde bağlasaydık çözülmelerine imkan kalmazdı.) Bazen de hedefe çok az bir mesafe kalmıştır ancak önümüze çıkan o son engel sabrımızı taşırır ve bizi pes etmeye zorlar. Tıpkı yukarıdaki dere gibi. Fakat biz ne olursa olsun bu zorluklara karşı gelmeliyiz. Hedefe ulaştığımızı hayal ederek, yılmadan koşmaya devam etmeliyiz. Çünkü vazgeçmemek yapabilmenin  yüzde 95’idir. Engel ne kadar büyük olursa olsun, mutlaka bir çözüm yolu vardır. İşte bu yüzden istediğiniz hedefe ulaşmak sizin elinizde. HAYDİ, KOŞMAYA BAŞLAYIN. DÜŞERSENİZ, SABRINIZ TAŞARSA, VAZGEÇMEK İSTERSENİZ İÇİNİZDEKİ FISILTIYI DUYUN VE KOŞUN. TA Kİ HEDEFE ULAŞANA KADAR.             
11 Eylül 2014 Perşembe

EYVAH UNUTTUM!

Unutkanlık, insanlarda çokça karşılaştığımız bir durumdur, hatta sorun da diyebiliriz. Buna sebep olan genellikle stres ve zihinsel yorgunluk gibi şeylerdir. Gündelik yaşamda birçok şeyi unuturuz. Eşyaları koyduğumuz yeri, söz verdiğimiz ve yapacak olduğumuz işleri, alışverişe çıktığımızda alacağımız şeyleri... Bu gibi şeyler, yaptığımız işlerde verimin düşmesine neden olabilir. Geçenlerde bir dergide görmüştüm. Phillip Holt diye bir adam -ki aslında adam demek doğru olmaz sanırım, ünlü beyin dilini programlama uzmanıymış kendisi- beynin bir şeyi 3 kere öğrenmesi gerektiğini söylemiş. Yani eğer bu şey 3 kez tekrar edilirse hatırlanırmış. Phillip Holt ayrıca etkili hafıza kullanımı için nesnelerin hayal edilip onu resme dönüştürmenin gerektiğini söylemiş. Bu, görsel hafızaya sahip olanlar için pek te zor bir şey olmasa gerek. Her neyse. Bu arada rahatlama tekniklerini bilmek stresi azaltıp öğrenme ve hatırlamayı kolaylaştırıyormuş. Phillip Holt, her bireyin beyin kapasitesinin aynı olduğunu, farklılığın beyni kullanma şeklinden kaynaklandığını belirtmiş. Bundan başka olarak, unutkanlığı önleyen bazı besinler varmış. Genellikle orman meyveleri ve omega3 içeren besinlermiş bunlar. Örneğin balık gibi. Neyse dostlarım, benden bu kadar. Gerisini sizin araştırmalarınıza bırakarak hoşça kalın diyorum.
10 Eylül 2014 Çarşamba

HER İNSAN FARKLI BİRER DÜNYA

Her insanın farklı bir dünya olduğunu fark ettiniz mi hiç? Yaşadıkları olaylarla, duygularıyla, hayalleriyle, hüzünleriyle, sevinçleriyle, anılarıyla ve sayamayacağımız daha birçok şeyle birbirlerinden farklıdır insanlar. Fiziksel özelliklere bakın mesela; milyonlarca farklı yüz! Oysa hepsinde aynı organlar var, organların yerleri de aynı. Her insanın burnu gözleri ve ağzı arasında, her insanın kulakları başının iki yanında... Allah'ın sonsuz ilmine hayret etmek bile az kalıyor. İnsanlardaki farklılıklar sadece fiziksel değil elbette. Fiziksellikten daha da önemli olan manevi dünyalarımız var. Tam anlamıyla uçsuz bucaksız bir dünya. Her insanın kendine ait hayalleri, olaylara farklı bakış açısı, aklını kullanma yöntemi, duyguları, hisleri ve daha aklıma gelmeyen birçok şeyi var. Bu öylesine farklı bir şey ki... Yani, baksanıza yüce Rabbimizin ilmine! Her insan farklı birer dünya. Her insanın değişik hayalleri, duyguları... Aslına bakarsanız şuan bunları kelimelerle anlatamıyorum. Siz de düşünürseniz anlayacaksınız, "Her insan farklı birer dünya." cümlesini. Yani o kadar geniş bir çaplı cümle ki, anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyor. Neyse dostlarım, lafı uzatmanın gereği yok. Konu geniş olmasına geniş ancak benim yazabileceklerim bu kadar. Görüşmek üzere...
9 Eylül 2014 Salı

BAŞKASININ GÜNAHINA AĞLAYAN ADAM'I DUYDUNUZ MU?

Uyanalım diye uyanık olan, ebediyen gülelim diye ağlayan adamı tanıyor musunuz? Kendi günahına ağlayamayanların günahına bile ağlayan adamı biliyor musunuz?

Bediüzzaman Said Nursi hayatı boyunca insanları iman yoluna çağıran, en kötü insanlara bile merhametle bakabilen, hayatının çoğu yaşadığı dönemde İslam'ı çökertmeye çalışanlar yüzünden hapislerde geçen, günümüzde okunan Risale-i Nur'ların müellifi olan bir insandır. Evet, o da bizim gibi insandı. Ancak onda öyle cevherler vardı ki... Düşünsenize; "Bu milletin imanını selamette görürsem cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım." diyebiliyor!
Öyle biri ki; paradan, makamdan, şanda, şöhretten hep kaçtı. Hediyeleri bile kabul etmezdi. Dünyavi maksatlar için yanına gelenleri kabul etmedi.
Talebeleri vardı. İşçi, ayakkabıcı, bakkal, berber, memur... Hatta katil ve hırsızlar! Çünkü onda öyle bir şefkat vardı ki, onun olduğu bir hapishane adeta bir medrese haline geliyordu. En sevgisiz, en taş kalpli adamlar bile onun şefkatiyle yumuşuyor, iman ediyorlardı. Ayrıca sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da çok şefkatliydi.
Eserlerini yazarken çok zorlandı. Onu engellemeye çalışanlar oldu.Hapisteyken zehirlenmeye ve öldürülmeye çalışıldı. Ama o, Allah'ın da yardımıyla ısrarla iman davasını devam ettirdi, eserlerini yazdı. İmkan kısıtlılığından dolayı kibrit kutularına yazması gerekti, yine yazdı. Çünkü insanları kurtarmalıydı, kurtarmak istiyordu.
İman öyle bir şey ki arkadaşlar, onun da deyişiyle: "İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir." İşte bu yüzden, böylesine önemli bir dava için: "Bir Said değil, bin Said feda olsun!" dedi. 
Dünya şeylerine hiç önem vermezdi. Çok az yerdi. Düşünün bir, biz bir günde bile çeşit çeşit yemekler yerken bir ekmek ona bir hafta yetiyordu. Bir elbisesini yıllarca giyerdi.
İnsanlar onun eserlerini okuyup yola geliyorlar. O, eserlerindeki bu muhteşem tesirin kendinden kaynaklanmadığını söyler, Kur'an ve ihlasa bağlardı.
Kelimeler bu büyük Üstad'ı anlatmaya yetmiyor arkadaşlar. Onu anlatmak için değil bir sayfa, cilt cilt kitaplar lazımdır. Ancak ben burda son noktayı koyuyorum. Hoşça kalın!
8 Eylül 2014 Pazartesi

BİRİ ÖN YARGI MI DEDİ?

Zamanla tanırız insanları. Zaman her şeyin ilacıdır derler ya. Hah aynen öyle işte. Zaman geçtikçe her şey yerli yerine oturur. İlk gördüğümüz, sadece adını bildiğimiz insanların nasıl biri olduklarını bilemeyiz. Neleri sevdiğini, nasıl yaşadığını, amacının ne olduğunu. Onlar hakkında düşündüklerimiz ön yargı olur, bazen iyi bazen kötü. Oysa bir düşünsenize, hiç tanımadığımız insanların dış görünüşüne bakarak onları yargılamak nasıl da kötü bir şey! Bu yüzden “ön yargı” gerçekten çok yanlış bir davranış.  Bir söz görmüştüm: “Hepimiz önyargıyı kötüleriz, ama hala önyargılıyız.” diye. Maalesef bizim durumumuzu çok iyi anlatıyor. Yanlış bir davranış olduğunu çoğumuz biliyoruz ancak birçok kez istemeden ya da isteyerek ön yargılı davranabiliyoruz. Bunun kendimize yapılmasını istemeyiz değil mi? O halde kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkalarına da yapmamalıyız. Bunu herkes bilir. Asıl zor olan uygulamaktır. Ayrıca söylemekte fayda var: bilip de uygulamadığımız bilgiler ileride bizim başımızı yakabilir, canımızı acıtabilir.

Son olarak herkesin sadece kendi olması gerektiğini ve bir başkasının kötü yönlerini eleştireceğine kendine bakıp ön eleştiri yapması gerektiğini söylüyorum. Biliyorum, bunu yapmak gerçekten çok zor. Enistein’in bir sözü vardı: “Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.”. Fakat ne kadar zor olursa olsun bunu başarmak için çabalamalıyız. “Her şeyde de çabalamak gerekiyor yahu!” diyeceksiniz, eee napalım bedava peynir sadece fare kapanında!